19 Temmuz 2010 Pazartesi

4

paşazadelerin ortanca kızı, ilkokuldaki müstesna sıra arkadaşımla nevizadeden çıkarken karşılaşıyorum. bir başka müstesna dostumuz, semasını bulmak için çıktığı yolculuğuna kaldığı yerden devam edecek. onu uğurlamak için yola koyuluyoruz. yedi göbekten boğaziçinin sularında çiçek açmış bir soya mensup arkadaşımla yıllardır bahsettiği fakirhanesine gidiyoruz. sevdiğim dostlarla rakı şişesindeki uskumru balığı oluyoruz. fakirhanenin yalı olduğu, kırksekizinci muratın içki içilmesine hoş karşılamadığı bir dönemde bile içkisini içmek için tercih ettiği "erkenkalkanyolalırmı" köşkünde bir, iki, üç, dört, beş derken, peş peşe kadehleri boğaza karşı yuvarlıyoruz. midemizde bilmem kaçıncı alkol festivali. aman sabahlar olmasın diye bağırıyoruz belki sesimizi güneşe duyurabiliriz diye. oysa bizi duyan sadece müzeyyen abla oluyor. ah müzeyyen abla, sevdiğim bir dostumun dediği gibi "müzeyyen abla dost mu, düşman mı?" dost acı söyler diye avutup kendimi, denizdeki sandal oluyorum. dalıyorum içime. bir sağa, bir sola... aman sabahlar olmasın. içimdeki denize sayısını hatırlamadığım rakıların yardımıyla bir çırpıda atlıyorum. türk aile yapısına ve örflerine aykırı davranmak maddesinin ikinci bendi gereği, paşazade soyuna erişememiş kimi insanların hönkürmelerine maruz kalıyoruz. belki de açık açık sabote ediliyoruz. oysa kim takardı londra kaymakamını?

şişeler bir bir boşalırken, kadehte efkar dağıtıp, şafak sayma zamanına yaklaşıyoruz. gönüllerimizde kapanan, açılan, sayfalarını çevirmeye cesaret edilemeyen defterler; belki yazılmamış hikayelerin burukluğu... sonunun ne olacağını bilemediğin, büyüsünden çıkamadığın eksik yaşanmışlıklar...

içimde henüz zamanı gelmemişken sırtlandığım, tanrı misafiri diye başımın
üstünde kabul ettiğim hasret ağrısı...

ah bu şarkıların gözüne ne oluyordu da böyle kendi kendine doluyordu sürekli?

1 yorum: